21 Aralık 2014 Pazar


milena olamazdım, 
vera,
annabelle
tomris.
ve nice adına satırlar olunan, şiirler yazılan, o güzel„ zarif, ince ruhlu kadınlar.
ben virginia woolf olurdum„ iyileşemeyeceğine inanan„ kendini bir nehre bırakıp, sonsuzluğa ulaşan, o mutsuz„ dalgaların
götürdüğü kadın olurdum.
yalnızca.

İlginç insanların sayısı neden bu kadar az? Milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? Bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu? Tek bildikleri şiddet sanki. Uzmanlık alanları. Şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar. Olasıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi

_charles bukowski

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Ne zaman kadın olunuyordu ?
Bacak arasında amacından şaşmış bir zar yırtıldığı zaman mı? Yoksa sokakta ağzından salyalar akan, pis kokan bir adam saçlarınızdan kalçalarınıza size dokunmadan tecavüz ettikten sonra mı ?
Ne zaman masum oluyordu insan ?
Hakim “masumdur !” dediği zaman mı? Yoksa iyiliği damarlarınızda hissedip acı çektiğiniz zaman mı ?

Bir kadın ne zaman anne olur ?
Bir çocuk doğurduğunda mı? Yoksa bir çocuğun başını okşayıp merhametle dolduğunda mı ?


Bir adam ne zaman güçlü oluyordu ?
Onlarca adamı katledecek güce sahip olduğunda mı? Yoksa bir masum için canını verebilecek cesareti olduğunda mı?
Bir Tanrı ne zaman Tanrı olur?
Ben merhametliyim diye bağırdığında mı ? Yoksa merhamet edip acı çekenlere elini uzattığında mı ?

                                                                                                                                       B.S.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Kesin bilgi yayalım.

Şort, mini etek ya da askılı elbise giyen kadınlar teşhirci değil. Sadece hava sıcak. Ağustos ayında hava genellikle sıcak oluyor.

Şortlu kadın gördüğünde havanın sıcak olduğunu hatırlaman, sakinleşmene yardımcı olacaktır.

Havanın sıcak olup olmadığını Twitter’dan öğrenebilirsin, sıcak olunca herkes “hoff hava çok sıcak” yazıyor.

Hayallerini kırmak istemem ama, başka bir üzücü haberim daha var:

Geçen hafta sana adres sorarken gülümseyen güzel kız, senin üzerine Nutella döküp yalamak istemiyordu, emin olabilirsin.

İnsanlar iletişim kurarken gülümserler, sen de dene, iyi geliyor.
Yeteri kadar kasmışsın zaten, artık kasma kendini.

Bazı geceler İstiklal’de gördüğün, kahkahalar atarak yürüyen sarhoş kızlar var ya hani. Şaşıracaksın ama, onlar da önlerine gelene “vermiyorlar”. Sadece kız kıza biraz içip, biraz eğlenip, rahatsız edilmeden, taciz edilmeden evlerine gitmek istiyorlar.

Sen Barınç’ı falan dinleme, siktir et.

Kahkaha atan kadının neşesini bozma be kardeşim.

Bırak, ayıptır, rahatsız etme.

Rahatsızlık demişken, sana rahatsız edici bir gerçekten daha bahsetmek istiyorum:

Rastladığın turist kadınlar, sadece bir “Türk erkeği” olduğun için sana hayran falan değiller. Narin kalbini kırdığım için beni affet fakat çocukluğundan beri gazetelerde okuduğun “Türk erkekleri kaplan gibi, aşırı emizlemek istiyorum” türünden röportajları gazeteciler (afedersin) götlerinden atarak yazıyordu.

Konuyla ilgili başka bir şok edici gerçek daha var:

Geçenlerde gördüğün o iki sarışın, uzun boylu Rus kız orospu değildi.

Tüm özgüveninle laf atmana rağmen “fak yu” diye cevap vermelerinden anlamalıydın. Bir dahaki sefere hatırla lütfen.

Söylediklerimden hoşlanmıyorsun, biliyorum.

Bir-iki şey daha ekleyip seni yalnız bırakmak istiyorum.

Mesela:

Yan apartmanda her gece evine başka bir erkek çağıran kız var ya, hani yalnız oturan. Evine gelen erkeklerin hepsiyle mutfak tezgahında tepinerek seviştiklerini düşünüyorsun belki, ama o durum da öyle değil güzel arkadaşım.

Kadınlar erkeklerle seks yapmadan sadece arkadaşlık edebiliyorlar. Sen de yapabilirsin, kadınların arkadaşlığı hayatını güzelleştirir.

Bir kadının memelerine bakmadan da onunla konuşabilirsin.

Yeter ki kendine inan.

Son bir noktaya daha parmak basıp konuyu kapatayım:

Kadınlara nasıl bakarsan, onlar da sana öyle bakarlar güzel kardeşim.

Sen, önünden geçen şortlu kıza bir insanmış gibi değil, sadece bir “göt”müş gibi bakıyordun.

Haberin olsun istedim.


B.S.

8 Mart 2014 Cumartesi

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

Kadın haklarının kazanılmasında verilen mücadelenin simgeleştiği 8 Mart‘ın "Dünya Kadınlar Günü" ilan edilişinin 104. yılında;
Türkiye‘de kadının kimliğini yok eden, aile içine hapseden ve kadın bedenini namus kavramının odağına koyan anlayış/ yaşam biçimi topluma bir model olarak dayatılmaktadır. Kadını, toplumsal yaşamın dışına iten her türlü düşünce ve yapı, artan gerici politikalarla birlikte ülkenin her noktasına yayılarak, yaşamımızı her geçen gün daha fazla kuşatmaktadır.
Hukuksuzluğun "hukuk" haline getirildiği bu dönemde, Anayasa‘da yer alan "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" düzenlemesi günlük yaşamımızda hiçbir şey ifade etmemektedir. Aksine, açıkça "kadın erkek eşit değildir" demekte sakınca görmeyen, hamile kadınların sokağa çıkmasını gayri ahlaki bulan siyasi iktidar, "kızlı erkekli aynı merdiveni kullanıyorlar, aynı evlerde kalıyorlar" söylemleriyle de gerici zihniyetini açıkça göstermektedir.
Siyasi iktidar, kapitalizmin kadın ile ihtiyaca bağlı olarak "ucuz emek - kutsanmış annelik" arasında kurduğu ikiyüzlü ilişkisini kadınlara üç çocuk doğurma talimatı ile somut söyleme dönüştürmüştür. Bu söylemin kirli yüzü, kadını istihdamdan koparırken daha fazla çocukla da sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak, ücretli köle sağlamaktır.
Siyasi iradenin en üst noktasından başlayarak, kadına yönelik söylemlerle ortaya çıkan fiili durum, cinsiyet ayrımcılığının da ötesine geçmiş, kadın "adı yok" hale getirilmiştir. Yasal hiçbir düzenleme olmamasına rağmen Başbakanın "Her kürtaj Uludere‘dir" sözüyle, istenmeyen gebelik tahliyesi fiilen imkânsız hale getirilmiş, doğum kontrol araçlarına parasız erişim kısıtlanmış, gebe kadınlar takibe alınarak kürtaj hakkı gasp edilmiştir.  
Kadını görmezden gelen, kadının kişiliğini yok sayan, bakanlığın adında bile "kadın"a tahammül edemeyen siyasi iktidarca; "Nüfus ve Aile Politikaları Mevzuat Çalışmaları" adıyla hazırlanmakta olan kadın istihdamı paketinde, kadının "analık hali"ne ilişkin koruyucu düzenlemeler adı altında, kadının çalışma ve örgütlenme hakkı kısıtlanmakta; esnek, güvencesiz ve örgütsüz çalışma düzeni dizayn edilmekte; kadının evi işyeri, evin ve çocuğun bakımı ise kadının işi haline getirilmek istenmektedir.
Son olarak TRT Diyanet televizyonuna konuk olarak Gıda Mühendisleri Odamızdan "bay mühendis" istenmesi ve gerekçe olarak da; "programa davetlerde sağlık, mühendislik, günlük yaşam konularında ‘bay konuk‘; psikoloji, çocuk, sanat, el becerileri, evlilik gibi alanlarda ise ‘bayan konuk‘ ağırlıklı tercihte bulunulduğunun" belirtilmesi toplumsal cinsiyet rollerini besleyen ‘kadın işleri‘ ve ‘erkek işleri‘ ayrımının nasıl dayatılmaya çalışıldığının bir göstergesidir.
Meslek seçiminde ve mesleğe hazırlıkta belirleyici olan cinsiyetçi iş bölümünün ortadan kaldırılması beklenirken, eğitimde reform aldatmacasıyla kadına yönelik çağdışı gerici yaklaşımın son örneği "ergenlik ayarı" yapılan 4+4+4 formülü ile kız çocukları okuldan/eğitimden kopartılmaktadır.
Ülkemizde kadınların eğitim, istihdam ve sosyal yaşama katılım oranları ve bu oranlarda son yıllarda görülen düşüş bunun en açık göstergesidir. Kadının sosyal statüsü, eğitim ve istihdamı açısından ülkemiz ne yazık ki 3. Dünya ülkeleri arasında yer almaktadır.
Aynı şekilde, kadınların sosyal statüsünü yaşadıkları ülkenin insani gelişmişliğinin göstergelerinden birisi olarak kabul edilen BM‘nin 2012-2013 İnsani Gelişmişlik Raporu‘nda Türkiye‘nin 147 ülke içinde 133. sırada olması bir tesadüf değil, son on yılda kadına yönelik olarak sistemli bir şekilde sürdürülen ayrımcı politikaların somut sonucudur.
Yaklaşan yerel seçimlerde kadın adaylara yeterince yer verilmeyişi, seçilemeyecek yerlerden aday gösterilmesi de kadını siyasette ancak kocasının yanında el sallayan bir figür olarak gören zihniyetin yansımasıdır.
Bilinçli olarak sürdürülen bütün bu gerici, çağdışı politikalar sonucu toplumun hemen her katmanında her yaş, meslek ve statüden erkeklerin hemen her yaş, meslek ve statüden kadınlara uyguladığı fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve duygusal şiddet olağanlaştırılarak kader olarak dayatılmaktadır.
En yakınındaki erkek tarafından kadın üzerinde kurulan "mülkiyet" ilişkisinin ağır bedelini, önceki yıllarda olduğu gibi 2013 yılında da eşleri, babaları, kardeşleri, kuzenleri ve erkek arkadaşları tarafından öldürülen yüzlerce kadın ödemiştir.
AKP Hükümetinin izlediği politikalarla siyasetçi-bürokrat işbirliğinin sonucu çocuk "gelin" adı altında pedofilinin normalleştirildiği, Devlet eliyle aklanan kadın cinayetlerinin, tacizin ve tecavüzün katlanarak arttığı ve neredeyse olağan sayılır hale geldiği bu süreçte, kadını hiçleştiren bu politikalara, kader haline getirilen dayatmalara karşı durmak için, güçlü toplumsal ve sınıfsal temellere dayanan örgütlü mücadeleye ve örgütlü kadın mücadelesine her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.
İşte bu nedenle kadınlar yaşam alanlarına, hayat tarzlarına, bedenlerine, seçimlerine sahip çıkmak için Gezi direnişinde de mücadelenin ön saflarındaydı.
Bundan sonraki mücadelemiz, kadının var olma mücadelesidir.

"Kadına yönelik ayrımcılık, sömürü ve şiddet; eşitsizliğin, sınırsız tüketimin, sömürünün, yoksulluğun sistemleştirildiği kapitalizmin doğal sonuçlarından sadece birisidir. Kapitalizme hizmet eden cinsiyet ayrımcılığı sorunu çözülmeden, kadın bireysel kimliği ile toplumsal yaşamın her alanında ve düzeyinde yer almadan demokratik bir toplum yaratılması mümkün değildir" inancıyla;
Gericiliğin kadın özgürlüğüne bir tehdit olduğu bilinciyle, kadını ret ve inkâr eden, kadını eşit ve özgür bir insan olarak görmeyen her türlü ideolojiye,
Kadını toplumsal yaşamdan uzaklaştıran, kocaya, babaya bağımlı kılan her türlü ideolojiye, politikalara,
Cinsiyet ayrımcılığına, savaşa, yoksulluğa, kadın katliamlarına,
Kadını aile içine hapseden, namusun odağı haline getiren, yaşam biçimini dayatan zihniyete ve yasalara,
Kadına yönelik şiddeti, tacizi, tecavüzü kader olarak dayatan her türlü gerici anlayışa, inanca
"HAYIR" diyoruz.
Ve diyoruz ki;  
Bugün, kadınlığını, onuru, şefkati ve emeğiyle yüceltmiş; yoz inançların, düşüncelerin ve hoyrat ellerin altında yaşama direnmiş ve direnmekte olan kadınlarımızın günüdür.
Bugün, küflü bilinçlerin hapsedemeyeceği ve toza bulanmış zihinlerin düşleyemeyeceği, kadın doğmuş olmanın meziyet sayıldığı bir yaşam sevincini simgeler.
Bugün, kadını görmezden gelen, hiçleştiren, eve hapseden, kadın bedenini namusun, iffetin ve ahlakın simgesi haline getiren her tür gerici ve çağdışı ideolojiye, zihniyete ve geleneklere karşı duruşun bir ‘an‘ıdır.
Bugün, hükümetin kadına dönük ilkel tutumunu somutlaştırdığı, kadının toplum yaşamı ve istihdam dışında bırakıldığı çağdışı politika ve uygulamalara karşı çıkma zamanıdır.
Bugün, çocuk gelin aldatmacasıyla pedofiliyi normalleştirilen, taciz, tecavüz, şiddet ve cinayeti kadınların "kaderi" haline getiren, adeta katliama dönüşen erkek egemen anlayışa "dur" deme günüdür.
Bugün, bir kez daha, mühendis, mimar, şehir plancısı kadınların, toplumun her kesiminde, her yaş ve sınıftan emeğini veren ve alın terini akıtan kadınların sesi olduğu gündür.
Bugün yaşamın her alanında olan; üreten, geliştiren, büyüten kadınların birlik, mücadele, dayanışma günüdür.
Bugün, geleceği müjdeleyen, bahardır!
Dünya Kadınlar Günü Kutlu Olsun!

                                                                 -Alıntıdır

6 Mart 2014 Perşembe

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

Emrah Serbes



22 Şubat 2014 Cumartesi

17 Şubat 2014 Pazartesi

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu.

O zaman biri çıkıp çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara; sakın dinlemeyin bu sahtekârı, meyveler herkesindir toprak hiç kimsenin değildir ve bunu unutursanız mahvolursunuz diye haykırsaydı işte o adam insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

__Jean Jacques Rousseau

8 Şubat 2014 Cumartesi

Zayıfladık iyice. 
Dokunsalar anıra anıra ağlayacak bireyler haline geldik. 
Ne komünistiz, ne faşist artık. Neredeyse hepimiz depresifiz. 
Elimizde avucumuzdaki kırık dökük umutlarla derme çatma evler kurduk. İçlerine bizi sevdiklerine inandığımız insanları yerleştirdik hep ama yalnız kalan yine bizlerdik. Bir kez bile “Niye?” diyemedik yüzlerine, kendi kendimize konuştuk bunun yerine.
Evvel zamanda içinde bizi ayakta tutan anne dualarının yerini, anti-deprasan ilaçlar almaya başladı.

Çok yalnızlaştık dostum, olağanüstü yalnızlaştık hem de.

__Oğuz Bal

” Tanrı nedir bilir misin? Arşimed’in dünyayı yerinden oynatabilmek için aradığı sabit nokta. ”

” Ve böyledir Tanrı’m, her bir gece daima uyanır da birileri, giderler, giderler ve bulamazlar seni. ”

” Sen her şey misin, -bense bir, kendini veren ve karşı gelen? Ben neyim genel olandan başka, her şey değilsem eğer, ağlayınca, sen o biri misin bunu duyan ? ”

” Tanrılar için çok geç kalmışızdır artık. ”

” Tanrı parmakları arasında ezilen günler. Hiç kimse hepsini birden ağlayamıyor. ”

” Plaj boştu ve şimdi birini görüyorum oturmuş oraya, bir kayanın üstüne. Bir Tanrı oturmuş oraya ve seyrediyor denizi, suskunlukla. Ve hepsi bu. ”

” Düşünceler nereye gider? Tanrı’nın belleğine ”

” Şerefe. Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna, Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. ”

26 Ocak 2014 Pazar


Hareketsizlik bir kitle imha silahıdır


Merhaba Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım!

İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi" olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24'ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun.

Victoria's Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra 80$ verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene 8.5 milyar $ değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kabe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?

ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1'ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50'sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85'i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

20 Ocak 2014 Pazartesi



Türkiye'de yaşayan biri Avrupalı olabilir mi?




Paris’e yerleştiğim günden beri yakın çevrem tarafından eleştiriliyorum. Neden ülkem için mücadele etmek yerine ülkemi terk ettim? Doğduğum toprak bana, ben de ona aidim ya; doğar doğmaz, doğduğum yere iyelik eki ekleyerek benim olduğunu ibraz etmem gerekiyor. İbrazım ve sahiplenmem gerektiği yetmiyormuş gibi, bir de oradan ayrılmam “ayıp” sayılıyor. Neden Avrupa ülkelerini, Türkiye’den üstün tutuyorum? Doğduğum coğrafya İslam ve şark kültürünün etkisi altından sıyrılabilmek adına bir ulu önder tarafından Avrupalılaştırılmaya çalışılmış ya, onu kayırmam, onu savunmam, ona methiyeler düzerek yüceltmem gerekiyor.
Çok seviyoruz Türkiye’yi Avrupa ve Asya olarak ayırmayı, ayırırken kendimizi “aydın” kesimden varsayıp, Avrupalı algılamayı. Oysaki tüm Avrupa ülkelerinin Türkiye’de olup bitenden bahsederken bizi Ortadoğu haberleri içine katarak, az gelişmiş coğrafyanın biraz da olsa gelişebilmiş insanları olarak sınıflandırdığından bir haberiz aslında. Ama doğru, her seferinde unutuyorum ya, aslında onlar bizim gelişiyor olduğumuzu kıskanan dış mihraklar ve bizim ilerlememizi engellemek için ellerinden geleni yapacaklar değil mi?
Kimseye tarih dersi verme niyetinde değilim ancak Dünya tarihinin en uzun süre hüküm süren (tam 623 yıl) İmparatorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu üzerine kurulmuş, sadece 90 yaşında olan bir Cumhuriyetiz biz.
Göçebe bir toplumuz, kurulu düzene göre değil, bir sonraki düzende nasıl olsa düzeltilir diyerek inşa ediyoruz konutlarımızı. Deprem olunca yıkılıyor, deprem olmazsa da, restore etmek yerine biz yıkıyor ve kendi tarihimizi yok ediyoruz.
Militarist bir toplumuz, hala topraklarımızı koruma derdinde olduğumuzdan zorunlu askerlikle ülkenin tüm erkeklerinin biz rahat uyuyalım diye, uyanık kalmasını bekliyoruz. Asker olunca gurur duyuyor, asker ölünce ağlıyoruz.
İslami bir toplumuz, doğduğumuz gün nüfus cüzdanlarımızın din hanesine yazılıyor dinimiz, eğitim sistemimizde zorunlu din dersiyle beynimiz yıkanıyor, evrim teorisini, büyük patlama teorisini ezkaza ilgilenip de araştırmazsak öğrenemiyoruz. Bir kısım İslam’a inanmasa da bir Tanrı kavramına inanıyor. Hatta Tanrı demeyi yanlış, Allah demeyi doğru görüyor. Günlük dil jargonumuzdan "inşallah"lar, "Maşallah"lar eksik olmuyor. Birçoğumuz, inanmak kadar inanmamanın da saygı gerektiğini algılayamıyor, inanmayanları saygısız olarak tanımlıyor, hatta hakaret ettiklerini düşünüp yargılıyoruz.
Kamusal hizmet ve kamusal alan algısı olmayan bir toplumuz. Kendi ödediğimiz vergilerle yapılan, bizim rahatlığımız için kurulan ve aslında karşılığını ödediğimiz bir hizmet olan kamusal düzene sahip çıkmıyoruz. Kendi evimiz temiz olduğu sürece sokakların pis olması, kendi balkonumuzda çiçeklerimiz olduğu sürece parklarımızın olmaması, televizyonumuz olduğu sürece sinemaların, tiyatroların olmamasını önemsemiyoruz. Sokağımızdaki küçük esnafı “fakir” işi olarak görüyor, inatla AVM’lerden ve büyük markalardan alışveriş yapmayı tercih ediyoruz.
Nasyonalist bir toplumuz, Türklüğü tüm ırkların üzerinde tutuyor, Türkiye’de yaşayan diğer ırkları kendi ırkımıza bir tehdit olarak algılıyor, haklarını ve varlıklarını yok sayıyor ve yüzümüzü kendi işimize gelen tarafa çeviriyoruz. Başka ırkların Türkiye toprakları içerisindeki özgürlük mücadelesini, terör olarak görüyor, Osmanlı’nın bile azınlık hakları adına yapabilmiş olduğunu, biz yapamıyoruz.
Cinsiyetçi bir toplumuz, hala ataerkil yapımızı üzerimizden silkemiyor, erkek egemenliğini üstün sayıyor, erkekleri yüceltiyoruz. Bir kız çocuğu doğduğunda babasına ait sayılabiliyor ve onun “izni” ile başka bir erkeğe teslim edilebiliniyor. 13 yaşında kendine eş alan Hz. Muhammed gibi, 13 yaşında kızlar gelin olabiliyor. Bir kadının “evlenmeden önce” başka erkekler ile beraber olması ayıp sayılırken, bir erkeğin başka kadınlar ile beraber olması kendisine futbol skoru gibi prim kazandırabiliyor. Bir erkek ile cinsel ilişkiye giren kadın, ki aslında bu ilişkiden erkeğe oranla çok daha fazla zevk alabilen kadın, kendini “kolay” hissedebiliyor ve erkeğin gözünde değerinin düştüğünü düşünebiliyor. Sırf bu baskı yüzünden Türkiye’deki her 2 kadından 1’i vajinusmus rahatsızlığıyla cinsel yaşamı hiç yaşayamıyor, yaşasa da sancılı cinsel birliktelik yaşıyor.
Kadınları özgüvensiz, gelişmemiş, okumamış ve bilinçlenmemiş bir toplumuz. Bir kadının okumuş ve iyi bir iş sahibi olmuş olması yetmiyor, namuslu olması, istediği erkekle cinsel ilişkiye girmemiş olması, çok yaşlanmadan evlenmesi, anne olması, işini bırakmak pahasına ülkesine faydalı evlatlar yetiştirmesi gerekiyor. Gece bebek ağladığında kalkması gereken, akşam evde yemek yoksa pişirmesi beklenen genelde kadın oluyor.
Homofobik bir toplumuz. Bir erkeğin, başka bir erkeğe aşık olabileceğini kabul etsek de, cinsel birlikteliğini düşündüğümüz zaman tiksinen, heteroseksüel bir erkeğin, homoseksüel bir erkeğin yanında rahat hissedemediği bir toplumuz. Bir kadının başka bir kadına aşık olmasını ise tamamen pornografik düzeyde görebiliyoruz.
Aşk yaşamayı bilmeyen, bilse de yaşayamayan bir toplumuz. Sevgili olarak sokaklarda öpüşemiyor, kamusal alanlarda fiziksel samimiyet gösterdiğimiz zaman yargılanıyoruz. Evlenince kendimize bakmayı, dikkat etmeyi bırakıyor, kilo alıyor, karşı tarafın isteklerine ve memnuniyetine gittikçe daha az özen göstermeye başlıyoruz. Kadınlar çocuk yaptıktan sonra tek aşkları evlatları oluyor, tek aşkı oğlu olan annelerin yetiştirdiği ödipal dönemde sıkışıp kalmış erkeklerle evleniyoruz. Eşini annesi gibi kutsal gören, kutsal gördüğü için içinden geldiğince bir aşk yaşayamayan, bu nedenle dışarıda "hafif meşrep" kadınlara ilgisi devam eden erkeklerle aşk yaşamaya çalışıyoruz.
Sosyal ilişkileri gelişmemiş bir toplumuz. Hala haremlik-selamlık algısıyla, bizimle sadece konuşan bir erkeği bize “yazıyor” sanıyor, bizimle sadece konuşan bir kadını “yollu” sanıyoruz. Sosyal iletişim ve hayat anlayışımızın genel motivasyonu ilgilendiğimiz cinsten ilgi almak veya ilgi göstermek üzerine kurulu. Kalabalık kadın grupları olarak süslene püslene dışarı çıkıyor, yan yana fotoğraf çektiriyor, benzer amaçlarla dışarı çıkmış kalabalık erkek gruplarına gösterip de vermiyoruz. Alkolü çoğu zaman rahatlamak, kendimizi serbest bırakmak amaçlı kullanıyor, dağıtınca suçu alkole atıyoruz ya da suçu alkole atabilecek kadar dağıtmak istiyoruz.
Sosyal hayatı olmayan bir toplumuz. Belli bir yaştan sonra, sosyal hayatı “hovarda” hayatı olarak görüyor, evimizde oturup dizi izlememiz ya da yakın çevremize en değerli porselen tabaklarımızla yemekler vermemiz gerektiğini düşünüyoruz. İşte tam olarak bu nedenle de aktif sosyal yaşamı sağlayamadığımızdan hepimiz sosyal medyanın bağımlısı oluyoruz. Sosyal medyada sanal sosyalliği, gerçekmişçesine önemsiyoruz ve hatta orada yeni ilişkiler arıyor ve kuruyoruz.
Sanatsız, edebiyatsız bir toplumuz. Sanatçılarımıza değer vermiyor, kitap almayı lüks sayıyor, sergiye gitmeyi “entel dantel” işi olarak görüyor, sinemayı ise sadece eğlence zamanı olarak görüyoruz genelde. Üretmiyor, üretene gerekli desteği göstermiyoruz. 2013 yılında Avrupa’da kitap okuma oranı %21’ken, Türkiye’de, 74 milyon kişide, kitap okuma oranı ise on binde bir. Okuduğumuz kitaplar ise dışı süslü, içi kof aşk romanları veya dizüstü “edebiyat” kitapları. Sanata gelince de modern sanatı algılayabilecek kadar gelişmiş olmadığımız gibi, geleneksel sanata burun bükecek kadar da kibirliyiz.
Ve en üzücüsü de, biat toplumuyuz. Padişah fermanı ile kural, düzen ve kanunun uygulanmasına alışık olduğumuz için yine bizim için bir düzenin kurulmasını ve buna uymayı bekliyoruz. Şu an herhangi bir Türkiye vatandaşının elindeki haklardan hangisini kendi, kendi savaşını vererek kazandı? Haklarımızın çoğu 1923 ve sonrası devlet tarafından bize bahşedilen haklar.
Üzgünüm ama artık 1900’lerin başlarında değiliz. Kurulu dünya düzenine bakacak olursak da yeni bir Mustafa Kemal Atatürk’ün belirip de bizi kurtarması mümkün değil. Biz kendi alışkanlarımızı değiştirmedikçe, kendi haklarımıza sahip çıkmadıkça, haksızlıkların peşini sürmedikçe, attığımız oya değer biçmedikçe, oy attığımız sandığın başında durmadıkça, kendi algımızı sorgulamadıkça ve sorgulanmasına izin vermedikçe değişemeyiz.
Antakya’da Ahmet Atakan Kütüphanesi kurulmak isteniyormuş, kurulsun. İzmir’de Ali İsmail Korkmaz Kütüphanesi kurulmak isteniyormuş, kurulsun. O çocukların bizden hiçbir farkı yoktu ve bizim özgürlüklerimizi savunmak için sokaklardayken öldürüldüler. Artık onlar gibi çocuklar terörist olarak damgalanmasın, toplum isimlerine sahip çıksın. Daha fazla kütüphane kurulsun, daha çok kitap okusun, medenileşebilmemiz ve gelişebilmemiz için ne gerekiyorsa yapılsın. Bunlar bizim önce kişisel, sonra da sosyal sorumluluğumuz.
Araf coğrafyasında doğmuş ve yaşamış olmanın eziyetleri hep bunlar. Eleştirdiğim bunca özelliğimiz Avrupa’da yok mu? Belki var. Ama göze batmayacak kadar az.
Avrupalı olmak mı istiyoruz? Gerçek bir medeniyet mi istiyoruz? İnsan hakları mı istiyoruz? Tüm bunları doğduğumuz topraklarda, sevdiğimiz insanlarla beraber yaşamak mı istiyoruz? Eleştirdiğim özelliklerimize bir bakın derim. Bunlardan en azından birkaçı hepimizde var. Var biliyorum; çünkü yıllardır algımı açmaya çalışıyor olsam da, bende de var. Biz kendimiz değişmediğimiz sürece, hiçbir ulu önder, hiçbir tepeden inme yasa veya düzen bizi değiştiremez. Bu nedenle, aynayı “devlet baba”ya tutmadan önce, kendimize tutmak gerekiyor.

                                                                                                        Dilara G.
     

18 Ocak 2014 Cumartesi








"Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi,kendini sersemleştirmeyi,kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki.Ama oyun bitti,büyük şenlik,ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti.Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin.Kayıtsızlık seni farklı kılmadı.
Ölmedin.Delirmedin.
Her şeyi gözetip kollayan zaman,sana rağmen çözümü açıkladı.
Cevabı bilen zaman akmaya devam etti.
Yine böyle bir günde,biraz daha önce,biraz daha sonra,her şey yeniden başlıyor,her şey devam ediyor…
Düş gören bir adam gibi konuşmaktan vazgeç…”

__Georges Perez ” Uyuyan Adam ”





...Çünkü ben ilkim ve sonum. 

Onurlandırılan ve aşağılanım. 
Ahlaksız ve kutsal olanım. 
Zevceyim ve bakireyim. 
(Anne) ve kızım. 
Annemin uzuvlarıyım. 

Anlaşılamayan sessizlik 

Ve sık sık hatırlanan düşünceyim. 
Tınısı çok tatlı o ses. 
Ve görünüşü çoklu o sözüm. 
Kendi adımın dile getirilişiyim...



"kırmızı külodu seksi olduğu için değil regl zamanında kullanan kadınlar olarak zaten sigaramızı da ocakta yakıyoruz.
bazen bilmeden yemek yakıyoruz. ve bazen bilerek. hüzünlü kuşlar gibi yolumuzu şaşırıp tüylerimizi çöplerden topluyoruz.
sıradanlık çıldırtır, öldürür bazen bizi.
yine de istemsiz bir programlanmış öğle kahvesi gibi hayata devam ediyoruz.
pilava limon sıkıyoruz.
taze fasulyeye şeker atıyoruz. mükemmeli görmek için bazen.
mutlu muyuz bu hâlden mutluluk için mi savaşıyoruz?
ve hangi savaşın mutluluk getirdiği görülmüştür?

cevabı yok.
biz sürekli ev topluyoruz.
cevap bulamadığımızda evi topluyoruz.
toparlayamadığımız için cevapsızlığımızı.”

__Gözde Demirbilek




Gerçek özgürlük “Annemi ve babamı; bilmeyerek yaptıkları hataların sorumluluğundan ve suçluluğundan azat ediyorum... Çocuklarımı, ben...