26 Ocak 2014 Pazar


Hareketsizlik bir kitle imha silahıdır


Merhaba Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım!

İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi" olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24'ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun.

Victoria's Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra 80$ verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene 8.5 milyar $ değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kabe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?

ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1'ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50'sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85'i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

20 Ocak 2014 Pazartesi



Türkiye'de yaşayan biri Avrupalı olabilir mi?




Paris’e yerleştiğim günden beri yakın çevrem tarafından eleştiriliyorum. Neden ülkem için mücadele etmek yerine ülkemi terk ettim? Doğduğum toprak bana, ben de ona aidim ya; doğar doğmaz, doğduğum yere iyelik eki ekleyerek benim olduğunu ibraz etmem gerekiyor. İbrazım ve sahiplenmem gerektiği yetmiyormuş gibi, bir de oradan ayrılmam “ayıp” sayılıyor. Neden Avrupa ülkelerini, Türkiye’den üstün tutuyorum? Doğduğum coğrafya İslam ve şark kültürünün etkisi altından sıyrılabilmek adına bir ulu önder tarafından Avrupalılaştırılmaya çalışılmış ya, onu kayırmam, onu savunmam, ona methiyeler düzerek yüceltmem gerekiyor.
Çok seviyoruz Türkiye’yi Avrupa ve Asya olarak ayırmayı, ayırırken kendimizi “aydın” kesimden varsayıp, Avrupalı algılamayı. Oysaki tüm Avrupa ülkelerinin Türkiye’de olup bitenden bahsederken bizi Ortadoğu haberleri içine katarak, az gelişmiş coğrafyanın biraz da olsa gelişebilmiş insanları olarak sınıflandırdığından bir haberiz aslında. Ama doğru, her seferinde unutuyorum ya, aslında onlar bizim gelişiyor olduğumuzu kıskanan dış mihraklar ve bizim ilerlememizi engellemek için ellerinden geleni yapacaklar değil mi?
Kimseye tarih dersi verme niyetinde değilim ancak Dünya tarihinin en uzun süre hüküm süren (tam 623 yıl) İmparatorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu üzerine kurulmuş, sadece 90 yaşında olan bir Cumhuriyetiz biz.
Göçebe bir toplumuz, kurulu düzene göre değil, bir sonraki düzende nasıl olsa düzeltilir diyerek inşa ediyoruz konutlarımızı. Deprem olunca yıkılıyor, deprem olmazsa da, restore etmek yerine biz yıkıyor ve kendi tarihimizi yok ediyoruz.
Militarist bir toplumuz, hala topraklarımızı koruma derdinde olduğumuzdan zorunlu askerlikle ülkenin tüm erkeklerinin biz rahat uyuyalım diye, uyanık kalmasını bekliyoruz. Asker olunca gurur duyuyor, asker ölünce ağlıyoruz.
İslami bir toplumuz, doğduğumuz gün nüfus cüzdanlarımızın din hanesine yazılıyor dinimiz, eğitim sistemimizde zorunlu din dersiyle beynimiz yıkanıyor, evrim teorisini, büyük patlama teorisini ezkaza ilgilenip de araştırmazsak öğrenemiyoruz. Bir kısım İslam’a inanmasa da bir Tanrı kavramına inanıyor. Hatta Tanrı demeyi yanlış, Allah demeyi doğru görüyor. Günlük dil jargonumuzdan "inşallah"lar, "Maşallah"lar eksik olmuyor. Birçoğumuz, inanmak kadar inanmamanın da saygı gerektiğini algılayamıyor, inanmayanları saygısız olarak tanımlıyor, hatta hakaret ettiklerini düşünüp yargılıyoruz.
Kamusal hizmet ve kamusal alan algısı olmayan bir toplumuz. Kendi ödediğimiz vergilerle yapılan, bizim rahatlığımız için kurulan ve aslında karşılığını ödediğimiz bir hizmet olan kamusal düzene sahip çıkmıyoruz. Kendi evimiz temiz olduğu sürece sokakların pis olması, kendi balkonumuzda çiçeklerimiz olduğu sürece parklarımızın olmaması, televizyonumuz olduğu sürece sinemaların, tiyatroların olmamasını önemsemiyoruz. Sokağımızdaki küçük esnafı “fakir” işi olarak görüyor, inatla AVM’lerden ve büyük markalardan alışveriş yapmayı tercih ediyoruz.
Nasyonalist bir toplumuz, Türklüğü tüm ırkların üzerinde tutuyor, Türkiye’de yaşayan diğer ırkları kendi ırkımıza bir tehdit olarak algılıyor, haklarını ve varlıklarını yok sayıyor ve yüzümüzü kendi işimize gelen tarafa çeviriyoruz. Başka ırkların Türkiye toprakları içerisindeki özgürlük mücadelesini, terör olarak görüyor, Osmanlı’nın bile azınlık hakları adına yapabilmiş olduğunu, biz yapamıyoruz.
Cinsiyetçi bir toplumuz, hala ataerkil yapımızı üzerimizden silkemiyor, erkek egemenliğini üstün sayıyor, erkekleri yüceltiyoruz. Bir kız çocuğu doğduğunda babasına ait sayılabiliyor ve onun “izni” ile başka bir erkeğe teslim edilebiliniyor. 13 yaşında kendine eş alan Hz. Muhammed gibi, 13 yaşında kızlar gelin olabiliyor. Bir kadının “evlenmeden önce” başka erkekler ile beraber olması ayıp sayılırken, bir erkeğin başka kadınlar ile beraber olması kendisine futbol skoru gibi prim kazandırabiliyor. Bir erkek ile cinsel ilişkiye giren kadın, ki aslında bu ilişkiden erkeğe oranla çok daha fazla zevk alabilen kadın, kendini “kolay” hissedebiliyor ve erkeğin gözünde değerinin düştüğünü düşünebiliyor. Sırf bu baskı yüzünden Türkiye’deki her 2 kadından 1’i vajinusmus rahatsızlığıyla cinsel yaşamı hiç yaşayamıyor, yaşasa da sancılı cinsel birliktelik yaşıyor.
Kadınları özgüvensiz, gelişmemiş, okumamış ve bilinçlenmemiş bir toplumuz. Bir kadının okumuş ve iyi bir iş sahibi olmuş olması yetmiyor, namuslu olması, istediği erkekle cinsel ilişkiye girmemiş olması, çok yaşlanmadan evlenmesi, anne olması, işini bırakmak pahasına ülkesine faydalı evlatlar yetiştirmesi gerekiyor. Gece bebek ağladığında kalkması gereken, akşam evde yemek yoksa pişirmesi beklenen genelde kadın oluyor.
Homofobik bir toplumuz. Bir erkeğin, başka bir erkeğe aşık olabileceğini kabul etsek de, cinsel birlikteliğini düşündüğümüz zaman tiksinen, heteroseksüel bir erkeğin, homoseksüel bir erkeğin yanında rahat hissedemediği bir toplumuz. Bir kadının başka bir kadına aşık olmasını ise tamamen pornografik düzeyde görebiliyoruz.
Aşk yaşamayı bilmeyen, bilse de yaşayamayan bir toplumuz. Sevgili olarak sokaklarda öpüşemiyor, kamusal alanlarda fiziksel samimiyet gösterdiğimiz zaman yargılanıyoruz. Evlenince kendimize bakmayı, dikkat etmeyi bırakıyor, kilo alıyor, karşı tarafın isteklerine ve memnuniyetine gittikçe daha az özen göstermeye başlıyoruz. Kadınlar çocuk yaptıktan sonra tek aşkları evlatları oluyor, tek aşkı oğlu olan annelerin yetiştirdiği ödipal dönemde sıkışıp kalmış erkeklerle evleniyoruz. Eşini annesi gibi kutsal gören, kutsal gördüğü için içinden geldiğince bir aşk yaşayamayan, bu nedenle dışarıda "hafif meşrep" kadınlara ilgisi devam eden erkeklerle aşk yaşamaya çalışıyoruz.
Sosyal ilişkileri gelişmemiş bir toplumuz. Hala haremlik-selamlık algısıyla, bizimle sadece konuşan bir erkeği bize “yazıyor” sanıyor, bizimle sadece konuşan bir kadını “yollu” sanıyoruz. Sosyal iletişim ve hayat anlayışımızın genel motivasyonu ilgilendiğimiz cinsten ilgi almak veya ilgi göstermek üzerine kurulu. Kalabalık kadın grupları olarak süslene püslene dışarı çıkıyor, yan yana fotoğraf çektiriyor, benzer amaçlarla dışarı çıkmış kalabalık erkek gruplarına gösterip de vermiyoruz. Alkolü çoğu zaman rahatlamak, kendimizi serbest bırakmak amaçlı kullanıyor, dağıtınca suçu alkole atıyoruz ya da suçu alkole atabilecek kadar dağıtmak istiyoruz.
Sosyal hayatı olmayan bir toplumuz. Belli bir yaştan sonra, sosyal hayatı “hovarda” hayatı olarak görüyor, evimizde oturup dizi izlememiz ya da yakın çevremize en değerli porselen tabaklarımızla yemekler vermemiz gerektiğini düşünüyoruz. İşte tam olarak bu nedenle de aktif sosyal yaşamı sağlayamadığımızdan hepimiz sosyal medyanın bağımlısı oluyoruz. Sosyal medyada sanal sosyalliği, gerçekmişçesine önemsiyoruz ve hatta orada yeni ilişkiler arıyor ve kuruyoruz.
Sanatsız, edebiyatsız bir toplumuz. Sanatçılarımıza değer vermiyor, kitap almayı lüks sayıyor, sergiye gitmeyi “entel dantel” işi olarak görüyor, sinemayı ise sadece eğlence zamanı olarak görüyoruz genelde. Üretmiyor, üretene gerekli desteği göstermiyoruz. 2013 yılında Avrupa’da kitap okuma oranı %21’ken, Türkiye’de, 74 milyon kişide, kitap okuma oranı ise on binde bir. Okuduğumuz kitaplar ise dışı süslü, içi kof aşk romanları veya dizüstü “edebiyat” kitapları. Sanata gelince de modern sanatı algılayabilecek kadar gelişmiş olmadığımız gibi, geleneksel sanata burun bükecek kadar da kibirliyiz.
Ve en üzücüsü de, biat toplumuyuz. Padişah fermanı ile kural, düzen ve kanunun uygulanmasına alışık olduğumuz için yine bizim için bir düzenin kurulmasını ve buna uymayı bekliyoruz. Şu an herhangi bir Türkiye vatandaşının elindeki haklardan hangisini kendi, kendi savaşını vererek kazandı? Haklarımızın çoğu 1923 ve sonrası devlet tarafından bize bahşedilen haklar.
Üzgünüm ama artık 1900’lerin başlarında değiliz. Kurulu dünya düzenine bakacak olursak da yeni bir Mustafa Kemal Atatürk’ün belirip de bizi kurtarması mümkün değil. Biz kendi alışkanlarımızı değiştirmedikçe, kendi haklarımıza sahip çıkmadıkça, haksızlıkların peşini sürmedikçe, attığımız oya değer biçmedikçe, oy attığımız sandığın başında durmadıkça, kendi algımızı sorgulamadıkça ve sorgulanmasına izin vermedikçe değişemeyiz.
Antakya’da Ahmet Atakan Kütüphanesi kurulmak isteniyormuş, kurulsun. İzmir’de Ali İsmail Korkmaz Kütüphanesi kurulmak isteniyormuş, kurulsun. O çocukların bizden hiçbir farkı yoktu ve bizim özgürlüklerimizi savunmak için sokaklardayken öldürüldüler. Artık onlar gibi çocuklar terörist olarak damgalanmasın, toplum isimlerine sahip çıksın. Daha fazla kütüphane kurulsun, daha çok kitap okusun, medenileşebilmemiz ve gelişebilmemiz için ne gerekiyorsa yapılsın. Bunlar bizim önce kişisel, sonra da sosyal sorumluluğumuz.
Araf coğrafyasında doğmuş ve yaşamış olmanın eziyetleri hep bunlar. Eleştirdiğim bunca özelliğimiz Avrupa’da yok mu? Belki var. Ama göze batmayacak kadar az.
Avrupalı olmak mı istiyoruz? Gerçek bir medeniyet mi istiyoruz? İnsan hakları mı istiyoruz? Tüm bunları doğduğumuz topraklarda, sevdiğimiz insanlarla beraber yaşamak mı istiyoruz? Eleştirdiğim özelliklerimize bir bakın derim. Bunlardan en azından birkaçı hepimizde var. Var biliyorum; çünkü yıllardır algımı açmaya çalışıyor olsam da, bende de var. Biz kendimiz değişmediğimiz sürece, hiçbir ulu önder, hiçbir tepeden inme yasa veya düzen bizi değiştiremez. Bu nedenle, aynayı “devlet baba”ya tutmadan önce, kendimize tutmak gerekiyor.

                                                                                                        Dilara G.
     

18 Ocak 2014 Cumartesi








"Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi,kendini sersemleştirmeyi,kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki.Ama oyun bitti,büyük şenlik,ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti.Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin.Kayıtsızlık seni farklı kılmadı.
Ölmedin.Delirmedin.
Her şeyi gözetip kollayan zaman,sana rağmen çözümü açıkladı.
Cevabı bilen zaman akmaya devam etti.
Yine böyle bir günde,biraz daha önce,biraz daha sonra,her şey yeniden başlıyor,her şey devam ediyor…
Düş gören bir adam gibi konuşmaktan vazgeç…”

__Georges Perez ” Uyuyan Adam ”





...Çünkü ben ilkim ve sonum. 

Onurlandırılan ve aşağılanım. 
Ahlaksız ve kutsal olanım. 
Zevceyim ve bakireyim. 
(Anne) ve kızım. 
Annemin uzuvlarıyım. 

Anlaşılamayan sessizlik 

Ve sık sık hatırlanan düşünceyim. 
Tınısı çok tatlı o ses. 
Ve görünüşü çoklu o sözüm. 
Kendi adımın dile getirilişiyim...



"kırmızı külodu seksi olduğu için değil regl zamanında kullanan kadınlar olarak zaten sigaramızı da ocakta yakıyoruz.
bazen bilmeden yemek yakıyoruz. ve bazen bilerek. hüzünlü kuşlar gibi yolumuzu şaşırıp tüylerimizi çöplerden topluyoruz.
sıradanlık çıldırtır, öldürür bazen bizi.
yine de istemsiz bir programlanmış öğle kahvesi gibi hayata devam ediyoruz.
pilava limon sıkıyoruz.
taze fasulyeye şeker atıyoruz. mükemmeli görmek için bazen.
mutlu muyuz bu hâlden mutluluk için mi savaşıyoruz?
ve hangi savaşın mutluluk getirdiği görülmüştür?

cevabı yok.
biz sürekli ev topluyoruz.
cevap bulamadığımızda evi topluyoruz.
toparlayamadığımız için cevapsızlığımızı.”

__Gözde Demirbilek




Gerçek özgürlük “Annemi ve babamı; bilmeyerek yaptıkları hataların sorumluluğundan ve suçluluğundan azat ediyorum... Çocuklarımı, ben...